Babasının Kızı
Bir kız çocuğu yetişkin olup da dolabını açıp baktığında annesinin eski kıyafetleriyle dolu bir dolaba bakıyor olmayı düşler. Günümüzde temini mümkün olmayan ince bir işçilikle elde dikilmiş ipek elbiseler, zarif dantel eldivenler, tüllü şapkalar – tamam bunların anneannesinden kalmış olması daha muhtemel – yılan derisi portföy çantalar, fırfırlı bluzlar ve pek tabii annesinin gelinliği kendisine kalmasını düşlediği parçalardan sadece bir kaçıdır. Hatta kalması bile beklenmez, yaş 30’a varmadan anneden talep edilir. Hele vintage’ın nostaljik anlamını kaybedip maalesef trend olduğu şu günlerde hangi kız annesinin dolabında eskileri kalmıştır merak ediyorum. Gerçi oğlan annelerinin de dolapları benim gibi iyi gelinleri tarafından çoktan talan edilmiştir diye tahmin ediyorum.
Bugün kadın dergilerine dolaplarını açan stil sahibi kadınlar, aile büyüklerinden kalanlarla ikinci el dükkanı açıp bizleri ihya edenler, giyim tarzı vintage olanların koleksiyonlarının demirbaşlarını hep annesinin kıymetlileri oluşturuyor.
Ben de her kız çocuğu gibi annemin dolabını açıp büyüdüğümde giyeceğim kıyafetleri bir mağazaya gelmiş edasıyla seçerdim. Daha doğrusu seçmeye çalışırdım; ta ki hiçbirinin bana hitap etmediğini anlayana dek. Bana hitap edenler daha çok annemin dolabının yanındaki dolaptakilerdi…Babamın dolabındakiler. Henüz bir yetişkin olmadan babamın 70’lere ait dar inen bol paça, fitilli kadife, siyah pantolonunu giymeye başladığımda 15 yaşındaydım. Biraz bol geliyordu ama onu da annemin babama Amerika’dan getirdiği, kocaman gümüş tokasında at üstünde bir kovboyun olduğu kemerle sıkarak giyiyordum.
Birkaç yıl sonra uzun hırkalar moda olduğunda babaannemin babama yıllar önce örmüş olduğu uzun hırka sırtımdan düşmez oldu. Yıllar öncesine ait olduğu için taşıdığı giyilmişlik hissi ve farklı modeli o zamanlar mağazalarda uzun hırka arayan arkadaşlarımın kıskançlıkla karışık bir hayranlık beslemelerine yol açmıştı. Soğuk bir sonbahar gecesi, Kadıköy’de sinema çıkışı üşüyen bir sokak çocuğu gördüğümde sırtımdan çıkartıp vermek istediğimde hırkanın şahit olduğu anılar ve babaannemin emeği beni durdurmuştu. O herhangi bir mağazadan para verilerek satın alınmış bir parça değildi. Sokak çocuğuna biraz para vererek, içim buruk ayrıldığımı hatırlıyorum.
İlerleyen yıllarda annemin kıyafetlerini hiç mi denemedim? Denedim tabii, özellikle de gelinliğini. Gelin görün ki hem annesi hem babası yapılı bir ürün olduğum için aynı oranda annemden daha uzun ve yapılı bir genç kadın olmuştum. Herhangi bir kıyafetine sığmam mümkün değildi. Ben de çantalarına saldırdım, bir ikisini kaptım da. Birkaç da fularını. Bu gerçek, beni üzdü mü peki? Hayır. Ne hayalkırıklığı ne bir şey. Benim aklımda hâlâ yan dolap vardı. Sığmıyorsam sığmıyordum. Ben zaten öbür dolaptakilerle ilgileniyordum ve böylece yan dolaptan elime ilk gözüme kestirdiğim ve şu anda da dolabımın en favori parçası olan babamın damatlık gömleği oldu. Önceleri üstüme biraz büyük gelen bu gömleği bugün işe ya da gece çıkarken büyük keyifle giyiyorum. Tabii her seferinde eşimin farklı kol düğmeleriyle eşleştirerek. Sanıyorum bu eşleme de en az bir kızın annesinin gelinliğini giymesi kadar anlam barındırıyor içinde ve ben her ikisini de üstümde taşıyor olmaktan mutluluk duyuyorum ve asla kendime kol düğmesi almıyorum.
Bugün arkama dönüp baktığımda nasıl olup da herkes gibi annemin değil de, babamın stil ikonum haline geldiğini görmeye çalıştığımda babamın gençlik fotoğraflarına bakmam yetiyor. Herkesin rengarenk giyindiği, bol gömlekler, bol pantolonlar içinde olduğu yıllarda dar siyah pantolonları, baş harflerinin işlendiği dar siyah kazakları, siyah ayakkabıları ve kıvırcık siyah saçlarıyla Beatles’ın 5. üyesi adeta. Sadece siyah giymesi, kimse gibi görünmeye çalışmayan bir trendsetter olması ve bunu bu kadar iyi taşıması başkalarının bu tarzın yanından geçmeye yeltenmesini bile engellemişti.
Beni tanıyanlar bilir sadelikten ve tek renklilikten çok uzak bir tarzım vardır. Babama çektiğim noktaysa bu tarzın yanına kimseyi yaklaştırmayışım ve farklı olmaktan zerre çekinmeyişimdir, ha bir de kışın siyah ve gri aşkım. Ancak işi sadece tarza indirgeyecek olursak en sık tercih ettiğim ve sanırım bana en çok yakışan maskülen feminenliğe büründüğüm günlerin de mimarı babamdır. İşe giderken bol bir eteğin üstüne bir gömlek ve babamın kravatını pekala takabilirim. Herhangi bir kıyafeti, elbise olsun, pantolon olsun babamın eski bir yeleğiyle kombinleyebilirim.
Tüm bu anlattıklarımdan sonra birkaç sezondur defilelerde hayranlıkla izlediğim maskülen feminenliği yansıtan koleksiyonların kendime en yakın bulduklarım olduğunu söylesem sanırım sizi çok şaşırtmam. Bu sonbahar/kış sezonunda da Hermes’ten, Dolce & Gabbana’ya, Yves Saint Laurent’den, Givenchy’e kadın koleksiyonlarının erkek dünyasına ait parçaları büyük ustalıkla çekip çevirdiğini gördük. Yves Saint Laurent’in ölümünün ardından yaşarken bile ölümsüzleşmesini sağlayan Le Smoking’inin bu sezona yansıma fırsatı olmadı ama Yves’e bir saygı duruşu olarak önümüzdeki kışa yansımasını bekliyorum. Hem de tüm markaların koleksiyonlarına. Bu da demek oluyor ki maskülen feminenlik daha uzun bir süre bizimle birlikte olacak.

Maskülen feminenliğin mimarı olan Yves Saint Laurent’in hayatı boyunca dışlanmış bir gay olması ve onun bu akımı yaymasına en büyük desteği veren Lauren Bacall, Marlene Deitrich gibi aktrislerin hiçbir zaman resmen açıklanmış olmasa da lezbiyenlik dedikoduları akımın “maskülenlik” boyutuyla ilgili bir ironi yaratsa da kadınları kısıtlayan etekle ilgili tutuculuğun yıkılmasını da ancak aykırı insanların başarabileceğini gözardı etmemeliyiz. Nitekim tüm kemikleşmiş tutuculukların önünde ancak aykırı olmayı göze alacak kadar güçlü insanların durabildiğini ve onlara her zaman müteşekkir kalacağımızı hepimiz biliyoruz.

Söz Le Smoking’e gelmişken anlatmadan geçemeyeceğim bir hikaye var. 1968’de, yani Çiçek Çocukları Dönemi’nin eşiğinde, Yves’in tasarımı olan ilk smokini giyerek Manhattan’daki La Cote Basque isimli restorana yemeğe giden New York sosyetesinden Nan Kempner kapı görevlisinin eski kafalı engeliyle karşılaştı. Bu restorana kadınlar pantolonla giremezdi. Kempner o an hiç düşünmeden tarih yazdı. Pantolonun fermuarını indirerek yere bıraktı. Üstünde kalan geniş omuzlu, kruvaze ceketi birdenbire bir mini elbiseye dönüşmüştü. Pantolonu olduğu yere bıraktı ve arkasına bakmadan restorana girdi. Artık öyle ya da böyle tüm dünya yeni kadını kabul etmek zorundaydı. Bundan böyle sadece filmlerde pantolon takımlarla boy gösteren film yıldızları gibi uzakta değillerdi.
Önümüzdeki sonbahar/kış sezonuna dönelim. Dolce & Gabbana’nın kuzu kürküyle maskülenliği kırılmış gri takımları, bol eteklerle çelişen deri pilot montları, fularlarla feminenleştirilmiş tüvitleri klasik ama klişeden uzak uygulamalar.

Klişeden uzak diye tanımlamanın bile yeterli olmayacağı tasarımlar ise Yves Saint Laurent podyumlarında yürüdü. Formları bozulmuş klasikler koleksiyonun belkemiğini oluşturdu. Pileli ama bilekte daralan kesimler binici pantolonuyla harem pantolonları arasında bir çizgideydi. Üstlerine giyilen keskin hatlı fraklar ise hareketli etekleriyle arkadan bakıldığında elbise olarak yutturulabilecek cinstendi.

Bottega Veneta’nın omuzları abartarak çalıştığı ceket takım bana biraz Vivienne Westwood tasarımlarını hatırlatsa da klasik pantolon cekete getirdiği yorumla diğer koleksiyonların yanında yeni bir nefesti. Kabanlarındaki vurdumduymaz rahatlık ise fazla zorlamadan da maskülen feminen bir stile sahip olunabileceğini gösteriyordu. Sanırım bu sonbahar bu kıyafetin içinde gazete almaya bile çıkabilirim.

Ya Givenchy ve Roberto Cavalli’nin şairsel yorumlarına ne demeli. Kesimlerinde hiçbir feminenlik barındırmayan Cavalli, bu ayrıntıyı yaratma görevini kumaşlara bırakmıştı. Aynı Le Smoking’in içine giyilen fırfırlı transparan bluz gibi şeffaf, krem bluzlar, siyah dantel gömleklerle feminenliği yansıtmıştı. Givenchy’deyse ceket yakalarından çıkan fırfırlı boğazlar feminenlik diye bağırarak dışarı çıkmak ister gibiydi.


Kesinlikle klasik bir maskülen feminenlik istiyorum diyenlere ise her zamanki gibi Hermes ve Michael Kors diyeceğim. Öyle takımlara imza atmışlar ki gidip satın almanıza gerek yok, herkes babasının dolabını açıp içinde elini sallasa benzer bir takıma denk gelecektir.
0 yorum yazılmıştır