&answerIte< NYC2IST yazilarim/NYC2IST articles - Fashion Out, Style In - Blogcu





Şeytan detayda gizli

Yoğunluktan uzun zamandır NYC2IST için yazı yazamıyordum. Tabii yazın sezon arası olan bir dönem olduğu için konu bulmakta çektiğim zorluk da küçümsenemez.

Ama artık o zamanlar geçti. Sonbahar yaklaşıyor, yepyeni bir sezon geliyor. Sonbahar trendlerini daha önce yazmıştım. Bu defa sonbahar trendlerinin koleksiyonlara yansıyan detaylarını yakalamaya çalıştım.

NYC2IST yazılarım görselleriyle birlikte çok yüklü olduğu için bu defa sadece bağlantı adresini veriyorum. Tıklayın bakalım, keyif alacak mısınız?

http://www.nyc2ist.com/content/view/632/145

Yakın zamanda 2 güzel haberle de karşınızda olacağım. Sabredin :)

Her alanda bir dehaydı ama...

Ama biz bugün giyim konusundaki dehasını anacağız.

 

Giyinmeyi sevenler ve modaya yakın olanlar için avangard ve bohem, giyinmenin 8. sanat olduğuna inananlar için aykırı ve sıradışı, hiç birinden anlamayanlar için deli ve çılgın olarak nitelendirilebilecek bir stil.

 

Renkli büyük gözlükler, o koca koca, birbiriyle alakasızmış gibi duran, aslında hiç de öyle olmayan takılar, sürekli değiştirilen saçlar ama her zaman koyu kırmızı, koyu pembe ruj, peluşlar, “bu yaşta olmayacak” renkte göz farları, hep renk, hep parıltı. Aksesuarı asla eksik etmemiş, şapka, gözlük ve kolyeler demişbaşları olmuş.

 

Giyinmek söz konusu olduğunda kadın olmanın getirdiği tüm avantajları yaşamak üzere yola çıkmış ve bunu başarmış bir ruh. Her an bir kaosun içindeymiş gibi görünen halini inceleyecek olursanız aslında tam bir harmoni içinde olduğunu görebilirsiniz.

 

Aysel Gürel’in göz zevkine, renklerle ilişkisine ve ruhuyla barışık biri olarak tüm bunların kıyafetlerine yansımasına doyamadık, doyamayacağız.

 

Her an bir kabarede rol alacakmış gibi, her an gülümseyen, genellikle de 32 incisini birden gösteren Aysel, yamalı çılgın şapkasının renkleriyle uyumlu gözlükleri ve kürkü rastgele mi seçmiş sizce?

Ya da kaplan desenli bir bluzun üstüne çita desenli bir şapkayı öylesine mi takmış? İlk resimde her iki parçanın yumuşacık materyallerden olması, ikinci resimdeki kıyafetlerin her birinde ışıltılı payetlerin eksik olmaması...Hep bir delinin tesadüfi işleri...

 

Rengarenk bluzunu siyah tüylü bir şapkayla dengelemesine ne demeli? Çiçek bahçesinde bir güle konmuş, uzun kuyruklu bir kuşu hayal ederek mi giyinmiştir acaba bu defa Çılgın Aysel?

 

Çiçekli, egzotik bir elbiseye yakıştırdığı yeşil boncuklu kolyesi ama her şeyle kontrast siyah bluzu ve mutlaka üstündeki ışıltılı kristalleri ve onunla uyumlu dore tasma kolyesi adeta kostüm içinde kostüm, karakter içinde karakter, ruh içinde ruh gibi. Acaba karar veremediğinden mi yoksa böyle hissettiği için mi bunları giymişti?

 

Peki çizgili ceketiyle taktığı çizgi gibi kırmızı tasma kolyesini de eline gelen ilk şey olduğu için mi takmıştı yoksa yine bilerek mi? Peluşuyla takım top küpeleri bile tesadüf olsa pembe saçlarından kim suçluydu?

 

Diyorum ya, kırmızı, kırmızı, kırmızı. “Kadınız şurada canım, aaaaa!” der gibi.

 

Peki makyajsız, renksiz hallerinde nasıldı Aysel? Baksanıza yine “cool”du, yine havalıydı.

Grinin tonlarını kullandığı nadir anlardan biri...Sigarayı tutuşu, bileğinden görünen bir parça siyah ve mesaiyi kırmızı gözlüklerden alan beyaz büyük çerçeveli gözlükleriyle tam bir frankofon gibi.

 

Ama tamamen makyajsız, tamamen Aysel bir Aysel isterseniz, o da varmış. Bu resmi ilk gördüğümde Sex and the City’den 40 yıl sonrasına ait bir kare görür gibi oldum. Carrie’nin 80 yaşındaki haliydi anki. Mükemmel şekilde beresinin altından çıkan sarı saçları, parıltılı yüzükleri ve beresinin asiliğine kontrast lüks kürküyle ve ve ve ve bir de pembe rujuyla ben burada Aysel’e bayıldım. Bu resim bize son bakışı olsun Aysel’in. Güzel renkli gözleri ne kadar kucaklayıcı bakmış, bize hep öyle bakmaya devam etsin.

 

 

Yazının NYC2IST versiyonu için:

http://www.nyc2ist.com/content/view/564/65/

 

Kalpler, çikolatalar, güller, mum ışığı...oooooooooooh, her yer

Bir bakışta anlamış olmanız lazım, Sevgililer Günü yazısı bu. Ve bir yazı içinde bu günü her yönü ve ayrıntısıyla öyle bir ele alacağım ki siz bile şaşıracaksınız.

 

Evet bir Sevgililer Günü yazısı bu. Son yıllarda taş atmanın pek bir moda olduğu Sevgililer Günü. Tüketim toplumu yaratmaktan başka hiç bir amaca hizmet etmediği söylenen, St.Valentin diye bir rahibi anmak Müslüman mahallesinde salyangoz satmaktır diyen, sevgilisi olmayanları sefil hissettirdiği iddia edilen Sevgililer Günü’nün kutlanmasını istemeyenler artık hiç de azımsanacak gibi değil.

 

Kutlayanların bile yakındığı konular var. En meşhuru “ne alacağım?” fenomeni. İkinci ve daha az rağbet edileni Sevgililer Günü’nü kırmızılar, kalpler, çikolatalar, pembeler, güller içinde geçtiği için vıcık vıcık ve yapış yapış bulanlar.

 

Şimdi Sevgililer Günü’yle ilgili aklınızı kemiren tüm bu olumsuzlukları silip atacağız. Yerlerine cicilerini koyacağız. Derin bir nefes alın, verin, verirken Ommmmmm sesi çıkarmayı unutmayın. Okumaya başlayın.

 

Sevgililer Günü’ne karşıyım diyenler, şşşt kime diyorum?

 

Tüketim toplumuna hizmet, kapitalizm meyvesi, bıdı bıdı diyenler, size diyorum. Sevgililer Günü’nde sevginizi hissettirmek, göstermek, ispatlamak (artık ilişkinizin türü neyi gerektiriyorsa) için illa bir şey mi satın almak lazım? Hayır. Ufak ve hiç bir şey satın almadan yapılan jestlerle de bugünü değerlendirmek mümkün değil mi? O zaman bu bahane ikiler, beyler, hanımlar.

 

“Ama sevgi çok yüce bir duygudur, bir güne sığdırılamaz, hediyelerle ifade edilmesi çok yoz bir durumdur” bıdı bıdı derseniz daha çok kızarım ve bunu savunanlara derim ki “Demek ki siz sevdiğinize sık sık onu sevdiğinizi söylüyorsunuz, gönlünü okşamak için bir gün değil, her gün, her gün değilse de sık sık onu hediyelere boğuyorsunuz, her zaman onu sevdiğinizi gösterecek şekilde davranıyor, yanında oluyorsunuz. Hiç bir zaman duygularınızı dışa vurmakta zorlanmıyorsunuz, sürekli sevgi, şefkat göstermek sizin için çok kolay çünkü bu kadar açık gönüllü olmanızı sağlayan sağlıklı ve örnekleriyle dolu bir çocukluk ve/veya deneyimler yaşadınız.” Aynen böyle değil mi? Lütfen öyle olduğunu söyleyin aksi takdirde sizin ikiyüzlü olduğunuzu düşünmekten başka bir şey yapamayacağım. Eğer dediğim gibi yaşamayıp da hâlâ çıkıp Sevgililer Günü’ne bu şekilde laf atıyorsanız, ben de bunun Sevgililer Günü için uydurulmuş en kıytırık bahane olduğunu düşünüyorum.

 

St.Valentin’e gelelim. Belki iyi bir insan, belki çok faydalı işler yaptı. Bu bile anılmaya değmez mi yani?...gibi anlamsız bir laf etmeyeceğim tabii ki. Evliliğin yasaklandığı bir dönemde canı pahasına insanları evlendirmeye devam ettiği için idam edildiğini de hatırlatmayacağım. Tek diyebileceğim sadece sevginizi ifade etmeniz üzerine kurulu bir günün nereden çıktığı neden bu kadar önemli olsun? Hem gerçekten bu adamcağızı anmak üzere aktivitelerde bulunduğumuz da söylenemez.

 

Sevgilisi olmayanlar...Vah, vah, vah. Bazen dergilerde, köşe yazılarında sırf bu sözde “zavallılar” üzerine Sevgililer Günü yazısı yazıldığını görüyorum, inanamıyorum. Kardeşim bunların bir tek o gün mü sevgilisi yok? Başka günler var mı? Sevgililer Günü’nde etraftaki mutlu sevgilileri çeşitli aktivitelerde görüyorlar da diğer günler bu çiftler evlerinden çıkmıyor da görmüyorlar mı? Lokantalara gidip romantik yemekler yiyen çiftleri görmüyorlar mı? Sadece Sevgililer Günü’nde mi görme ihtimalleri var? Herkese hediye alınıyor da onlara mı alınmıyor diye üzülüyorlar? Nedir yani kardeşim? İnanın, derdiniz hediyeyse sevgilisi olup da hediye almamak yalnız olmaktan daha üzücü bir durum. Neyse yani en önemsiz bahane bu olduğu için daha fazla yazmaya bile gerek duymuyorum.

 

Gelelim kutlayanların dertlerine. Ne alacağım derdine birazdan çözüm getireceğiz. Önce Sevgililer Günü’nün vıcık vıcık olduğuna inananlar, size diyorum. Bugünlerde hepimiz (ki artık erkekler dahil) ilişkilerin yozlaştığından, herkesin çıkar için birilerini istediğinden, ortalıkta doğru düzgün adam/kadın olmadığından, eski aşkların kalmadığından, her şeyin yüzeysel, her şeyin cinsellikle ilgili olduğundan bahsediyoruz. Eskiler cinsellik aramıyorlar mıydı yani? Onları sadece romantizm mi ayakta tutuyordu? Kimse bu dünyaya romantizmle gelmedi arkadaşlar. Onların çocukları olarak bunu en iyi biz bilmeliyiz. Dolayısıyla o zaman da bir aksiyon vardı ama romantizm de vardı ve romantizm küçük görülecek bir şey değildi. Eski aşklarla ilgili bir şey söyleyeyim size. Onların gülleri vardı, koca koca çikolata kutuları vardı, kırmızı iç çamaşırları vardı. Kalpleri, gülleri banal ya da çocukça bulmuyorlardı. Nedir bu eskilerle ilgili yarattığınız hayaller ülkesi yahu? Onlar gibi mi olmak istiyorsunuz? Hem onları ahlar vahlarla anıyorsunuz hem onlar gibi olmayı gerektiren şeylere burun kıvırıyorsunuz. Gül yapraklarıyla örtülü bir yatakta sevişmek çok zor bir şey değildir eminim; vıcık vıcık hiç değildir. Güller güzel kokar, çikolatalar lezzetlidir, keman sesi güzeldir, kırmızı – bilimsel olarak ispatlandığı üzere – kışkırtır, davetkardır, kalpler sevildiğini gösterir. Bunların hepsini kullanın, ayıp değil korkmayın. Banal hiç değil. Banal hep kullanılan, miladını doldurmuş şeyleri tekrar tekrar kullanmaya denir. Siz bir yılda kaç kere gül alıyorsunuz, kaç kere güzel bir vals dinliyorsunuz, o diyetiniz yüzünden kaç kere çikolata yiyebiliyorsunuz? Gördünüz mü, banal de değil.

 

Evet, artık Sevgililer Günü’nün tadını çıkartabiliriz. Hem de hiç bir şey satın almadan...eh belki çok masraflı olmayan ufak şeyler olabilir; size diyorum tüketim toplumu düşmanları J

 

Mektup yazın

Artık ilişkinizin bulunduğu duruma göre gönlünüze ne geliyorsa yazın derim. Kalbini mi kazanacaksınız yoksa gönlünü mü almaya çalışacaksınız bilemem, belki de sadece o gece için baştan çıkaracaksınız ama “pembe” kağıtlara yazılıp dudaklarınızla mühürlenmiş bir mektup herkesin gönlünü okşayacaktır. Ve o mektup, içinde yazanlar kadar değerli olacaktır.

İlişkisi uzun yıllara dayalı olanlara önerimse eski mektupları çıkarsınlar. O askerdeyken, siz yurtdışında master yaparken, istemeden ayrı kaldığınız günlerde birbirinize yazdığınız aşk mektuplarını çıkarın. Açın şarabınızı, mektupları birbirinize okuyun. Tükendiyse tutkunuzu hatırlayın, kırgınsanız gönlünüzü alın.

 

İşyerine çiçek yerine...

...kalbinizi gönderin. Gül yaprakları içinden çıkan “dikkat kırılır” etiketli bir kalp hem bir hediye hem de zamanına göre doğru ve anlam yüklü bir mesaj olacaktır. Bir de kalp çikolatadan olursa...

 

Çikolata her zaman doğru seçim

İster kutuda, ister yatakta sürpriz yapmak adına hiç ama hiç farketmez. Kadınlar çikolata sever, erkekler de sever. Sevmese bile çikolatanın görüntüsü bile güzeldir, ona tav olur. Yeter ki süslü bir şeyler olsun J

 

Sabah kahvaltısının cılkını çıkarın

Öncelikle işi arayıp hastayım deyin. Sonrasını biliyorsunuz: kalp şeklinde pancake’ler, yumurtalar, peçeteler, çiçekler, vıcık vıcık vıcık J

Sonra içeri geçin koyun “Must Love Dogs”u, koyun “Notting Hill”i DVD’ye, pek tabii ki kalpli kahvenizle keyfini çıkartın.

Kahvenin köpüğünü bu hale getirmek için uğraşmanız bile günün en tatlı hediyesi olacaktır. Bir de becerdiğinizi düşünün!

 

İşi asamıyorsanız...

Günün sürprizlere gebe olacağı mesajını daha gün ağarırken verin ve akşama kadar heyecanın en yüksek noktaya gelmesini sağlayın. İşe önce giden siz değilseniz bile o gün erken kalkın, minik hediyenizi – artık gül müdür, çikolata mı, not mu – bırakın ve kaçın. Akşam için bakınız diğer öneriler J

 

Erkeğin kalbine giden yol

Hemen bugün güzel bir kurabiye tarifi bulun. Sevgililer Günü’nden bir kaç gün önce bulmuş olmanızda fayda var ki bir iki defa alıştırma yapın. İnanın kurabiyenin kıvamını tutturmak pilavınkinden bile zordur. Kurabiyeleri nasıl sunacağınız size kalmış ;)

 

Günün jestini yapın

Ondan uzaktayken de kalbinizin kime ait olduğunu haykırın.

Özel yaptıracağınız bu tişörtle bütün gün ortalıkta dolanacaksanız sevgilinizin bildiğinden emin olun. Yoksa tüm şaklabanlığınızın boşa gider J

 

Her yerde aşkı görün, kalpleri görün, hiç banal değil

Şu meşhur cep telefonu reklamında olduğu gibi her yerde aşkı görün. Hatta o reklamdan kopya çekin, size aşkı ifade eden her şeyin resmini çekin ve gün boyunca onu güzel mesajlara boğun.

 

Bir tek bunu yapmayın lütfen

Kimse iş masasının üstünde ve 15 yaşından sonra yumuşak bir oyuncak istemiyor inanın bana.

 

Hepinize şahane ve romantik ve mutlaka vıcık vıcık bir Sevgililer Günü diliyorum ve Beatles’dan “All we need is Love”ı hepinize armağan ediyorum.

 

All we need is love, love, love

Love is all we need.

Moda başkentine gidecekler İMA platformuna lütfen.

Hayatımda ropörtaj yap/zmadım ama ne tür ropörtajları okumayı sevdiğimi iyi biliyorum. Soru cevap şeklinde gelişen ropörtajlardan ziyade, “ben bu sohbetten ne anladım ve size en keyifli şekilde nasıl aktarabilirim” tadındaki yazıları seviyorum. İstanbul’un en yeni moda okulunu tanıtma işini de bu düşünceyle ele almalıydım.

 

İstanbul’un en yeni moda okulu, pardon moda platformu: İMA (İstanbul Moda Akademisi).

Kiminle görüştüm: Zehra Elif Taş, İMA’da pazarlama yöneticisi ve moda pazarlaması derslerini veren eğitmen.

 

Neden bir moda platformu?

Taş’la yaptığımız sohbete geçmeden önce İMA’yı neden bir moda okulundan öte bir moda platformu olarak gördüklerinden bahsetmeliyim sanırım. İstanbul’u dünyadaki moda başkentlerinden biri yapmayı hedefleyen İTKİB ve AB tarafından Türk tekstil ve hazırgiyim sektörünü geliştirmek amacıyla açılan okul için İstanbul’da modanın kalbinin attığı Nişantaşı seçilmiş. Dışarıdan bakıldığında eski ve çok şık bir konak, içine girildiğinde yeni ve teknolojinin nimetlerinden sonuna kadar faydalanmış bir eğitim merkezi. Uluslararası ve yerel eğitim kadrosuyla moda tasarımı, moda ürün geliştirme ve teknolojisi, moda medya, moda pazarlama, moda perakendeciliği konularında eğitim veriyor. Modayla ilgilenen her insan evladının rüyalarını süsleyen geniş bir moda kütüphanesi de cabası. Bunlarla birlikte sunduğu hizmetler ve sergileyeceği etkinliklerle bir okuldan çok bir moda platformu sıfatını sahiplenmesi haklı bir iddia gibi görünüyor.

 

Zaman tünelinde yolculuk

İMA’yla tanışmak için kaldırımlarını aşındırmaktan büyük mutluluk duyduğum Nişantaşı’na gittim. Yeni açılan alış veriş vahamız “City’s”in hemen yanında bir konak (ve ne şanstır ki City’s o gün açılış yapmış!). İMA’dan içeri girmek için Sadrazam Sait Paşa Konağı’nın merdivenlerini çıkıyorum. Tam bir zaman tüneli. Henüz “City’s”deki Dolce & Gabbana vitrinindeki leopar desenlerinin önünden geçmişim, şimdiyse evinin kapısından içeri girecek olan bir hanımefendiyim (yoksa bu konağın kalfa bacısı mı olabilirim ancak? J ). 

 

İçeri girdiğim an bulunduğumuz yüzyıla ışık hızıyla geri dönüyorum. Hele derslikleri gezmeye başladığımda bir kaç yıl ileri gittiğimi de itiraf etmeliyim. Dersliklerde her öğrenci başına son model bir MAC (şu kendi kalemi olup çizdiklerinizi anında bilgisayara geçirebilen modellerden), bir scanner, bir telefon, bir bluetooth işlemci, bir en geniş hafızalısından memory stick ve aklıma gelmeyen bir sürü teknolojik alet. Şu güne kadar bir reklam ajansında bile birden fazla scanner görmedim, burada herkesin özel bir scanner’ı var.

 

Sadece teknolojiyle değil, sanatla da yoğrulmuş bir ortam olduğunu söylemeliyim. Her yer İMA’nın sanat yönetmeni ve eğitmenlerinden Oylum Öktem’in heykelleriyle donatılmış. Üst kata çıktığınızda Anadolu’nun farklı bölgelerinden kıyafetlerin, oyaların, takıların bulunduğu sergi “dünya standartlarında, uluslararası bir eğitim verebiliriz ama bizi biz yapan köklerimizden de besleniriz” der gibi.

 

İMA’nın amacı ve sundukları

Taş’la yaptığımız sohbette İMA’nın kurulma amacının İTKİB’in kalifiye eleman yetiştirilmesi, türk tasarımının desteklenmesi ve ticaretin geliştirilmesi için kurduğu 6 meslek lisesi, düzenlediği sertifika programları, kısa kurs ve eğitimler, 16 senedir düzenlediği       Genç Moda Tasarımcıları Yarışması” ile katkı sağladığı moda eğitimine İstanbul Moda Akademisi’ni de ekleyerek, desteğini liseden üniversiteye uzanan bir eğitim yelpazesine genişletmek olduğunu öğreniyorum.

 

Bu “Akademi” lafı da boş yere söylenmemiş. İMA’nın uzun dönem hedefi dileyen öğrencilerin 3 yıl boyunca İMA’da belirli dersleri aldıktan sonra son yılı London College of Fashion’da okuyarak üniversite diplomasına kavuşmaları. Proje halindeki bu girişimin gerçekleşmesi en büyük dileğimiz. Ayrıca İMA’da verilecek tüm profesyonel kısa kurslar ve akademik derslerin içeriği University of Arts London/London College of Fashion ile birlikte hazırlanmış. Bu yapılırken 100 yıllık birikime sahip olan LCF’de en çok tutulan dersler ve en popüler eğitmenler göz önünde bulundurulmuş. Yani İMA bir deneme tahtası değil. Burada ince elenip, sık dokunmuş bir ön hazırlık söz konusu. İşbirliği yapılan diğer moda okulları Polimoda (İtalya), Institut Français de la Mode (Fransa), Nottingham Trent University (İngiltere). Hali hazırda İMA’da ders veren bir çok eğitmen de aylık bazda İstanbul’u ziyaret ederek İMA’da ders veriyor.

 

Kısa Kurslar

Moda endüstrisindeki firmaların ihtiyaçlarından yola çıkarak hazırlanan kısa kurslar bireylerin iş performanslarını ve kapasitelerini geliştirmeye yardımcı oluyor. Profesyonel gelişim için fırsatlar sunan, yeni yeteneklerin (bu biz oluyoruz J ) beslenmesi için tasarlanan ve akademik programlar dışında kalan tüm eğitimler bu gruba giriyor. Eğitimlerin başarıyla tamamlanması durumunda İMA ve LCF işbirliğinde sertifika alıyorsunuz. Bu arada kurslar Ocak 2008 itibariyle başladı.

 

Katılımcı profilini sorduğumuzda Taş’ın cevabı: moda ile ilgilenen herkes.

  • Moda sektörü çalışanları
  • Kendi işini kurmayı hedefleyenler
  • Başka bir sektörde çalışıp moda sektörüne geçiş yapmak isteyenler
  • Profesyonel/kişisel gelişim amaçlayanlar
  • Öğrenciler

 

Bunlardan biri sizseniz İMA’ya gidebilirsiniz. Değilseniz de gidin bence. J

 

Kısa kurslar 5 başlık altında toplanıyor:

  • Moda tasarımı
  • Moda ürün geliştirme ve teknolojisi
  • Moda yönetimi ve pazarlaması
  • Moda perakendeciliği
  • Moda fotoğrafçılığı ve medya

 

Taş’tan kurslarla ilgili tüyo istediğimizde mutlaka takip edilmesi gereken eğitmenlerle ilgili bilgi alıyoruz. Bu eğitmenler daha önce de belirttiğimiz gibi yurtışından geliyorlar. Dr.Lynn Hammond, tasarım, marka yönetimi ve ürün geliştirme alanlarında çok deneyimli bir uzman, aynı zamanda stratejik planlama ve işyeri gelişimi konularında bir çok firmaya danışmanlık yapıyor. Lei Liu, ömrü hayatımda duymadığım ama belli ki kalıp çıkartmada her tasarımcının hayatını kurtaracak bir teknik olan Japon Kalıbı Tekniği’nin ustasıymış. Bu dersler mutlaka alınaymış. Bill Webb de LCF’nin pazarlama bölüm başkanı olarak profesyonel ya da öğrenci herkesin perakende yönetimi konusunda ufkunu açacak bir eğitmen.

 

Karar veremiyorum. Ne yapmalıyım?

Elif Taş’a sordum “Modayla ilgili bir şey yapmak istiyorum ama nereden başlayacağımı bilmiyorum. Neye ilgim var, neye yeteneğim var bilemiyorum. Ne yapacağım?” Cevap: Moda Tasarımı I. Daha sonra II’si ve III’nün de başlayacağı bu kurs sorularıma ışık tutacakmış. Bu başlık altında tasarım sürecinden, renk yönetimine, kumaş yönetiminden, ilüstrasyona kadar tüm dersleri başlangıç seviyesinde görüyorsunuz. Bakıyorsunuz ilüstrasyona yeteneğiniz ve ilginiz var, bu yönde ilerliyorsunuz ya da tam tersine çok istemenize rağmen yeteneğiniz olmadığını görüyorsunuz, ek olarak ilüstrasyon derslerini almaya başlıyorsunuz. Bir nevi İMA’nın çekirdeği bu kurs. Buradan başlayarak ne yapmak istediğinize ve ne yapabileceğinize dair bir fikir edinebiliyorsunuz.

 

Daha önce belirttiğim 5 başlık altında bir çok eğitim var İMA’da. Detaylı bilgi için Nişantaşı’na gidin, o güzelim konağın merdivenlerini çıkın derim. Oradan sonra modanın meşhur hanımefendisi mi yoksa mutfağındaki becerikli kalfası mı olacağınıza karar verirsiniz.

 

 

 

 

Adaletin bu mu Dünya?

Milyonlarca dolar alıyorlar.

Buna rağmen yaptıkları işe değip değmediği, markaya getirisi var mı yok mu hâlâ tartışılıyor.

Kimi moda, kimi kozmetik, kimi saat sektörlerini ele geçirmiş durumda.

Ben kimden mi bahsediyorum? Moda reklamlarındaki ünlülerden.

 

İşe yarayıp yaramadıkları işin reklam boyutu ve bu sıkıcı konu bizi hiç ilgilendirmiyor. Bizim ilgilendiğimiz büyülü Chanel reklamındaki Nicole Kidman’ı seyretmek, ateşli Agent Provocateur ilanlarında Maggie Gyllenhaal olduğumuz hayallerini kurmak, onların dünyasında 30 saniyeliğine de olsa bir rüyayı yaşamak. Koşa koşa gidip Chanel No.5 ya da AP sütyen alıp almadığımız kimin umrunda? Biz sadece hayal kurmak istiyoruz.

 

2000’li yılların başından beri moda reklamlarında mankenlere toz yutturan ünlülerin, onlardan çok daha etkileyici ve büyülü bir havaya sahip olduğu kesin. Onlardan kat kat yüksek ücret alsalar da bu furya daha devam edeceğe benziyor.

 

En son hatırlayacak olursak 2007’de  Scarlett Johannson’u LV ilanlarında, Drew Berrymore’u 2006’daki Missoni ilanlarından sonra Gucci mücevher ilanlarında zevkle izledik. Chanel No.5’teki bayrak yarışında ise Nicole Kidman’dan bayrak alan Keira Knightley olmuştu. Angelina Jolie hiç beklenmedik bir şekilde St.John ilanlarında baş göstermişti. Hiç alışamadığımız bir görüntü de imajıyla ters düşen Tod’s ilanlarına çıkan Sienna Miller oldu.

 

Maggie Gyllenhaal ise Agent Provocateur’ün kışkırtıcı filmi ve ilanlarında Kate Moss’tan aldığı bayrağı başarıyla taşıdı.

 

Teri Hatcher ise Badgley Mischka ilanlarında hiç de “Ümitsiz bir Evkadını” olmadığını “açık bir şekilde” gözler önüne sermişti.

 

 

2008 İlkbahar/yaz sezonuna girerken Haute Couture reklamlarına çıkmak tam bir soğuk savaşa dönüştü. Eskiden markalardan beklenmedik talepler gelirken artık ünlüler de ünlü bir markanın yüzü olmak için can atıyorlar. Diyorum ya büyük paralar var bu işte. Üstelik piyasa artık kadınların egemenliğinde de değil. 2008 İlkbahar/yaz Versace ilanlarına baktığınızda ne demek istediğimi anlayacaksınız. Grey’s Anatomy’nin Dr.McDreamy’si (Bay Rüyalar Prensi) Patrick Dempsey önümüzdeki sezon ilanlarında bir erkeğin tamamen giyinik bir halde ve sadece bir duvara yaslanarak ne rüyalar kurdurabileceğini hepimize gösterecek.

 

Başka kimleri göreceğiz derseniz:

 

Balenciaga ilanlarında Jennifer Connely’i. Connelly şimdiden davetlere önümüzdeki sezona ait Balenciaga tasarımlarla gidiyor. Ve birdenbire Balenciaga’nın o astronot-vari tasarımları gözümüze hiç de giyilmezmiş gibi gelmiyor değil mi?

 

Kate Bosworth, Calvin Klein ilanlarında tam bir Amerikan Güzeli. Kate Bosworth’un Calvin Klein’a olan hayranlığını bilmeyen yok gibi. Görünüşe göre bu hayranlık duygusu karşılıklı ki 2008 İ/Y sezonunda markanın ilanlarında Kate’i göreceğiz. Fotoğraflar New York’ta David Sims’in objektifinden “tam bir Amerikan” imajı yansıtmaya yönelik çekildi. Bu çalışma aktrisin ilk global kampanyası olacak ve Şubat ayından itibaren tüm moda dergilerinde beğenimize sunulacak.

 

Daha çok şaşıracağınız iş ise Marc Jacobs’ın Victoria Beckham’lı ilanları. Posh Spice kime benziyor sizce? Tam bir Barbie değil mi? Tipiyle, kürdan vücuduyla tam bir Barbie o. Marc Jacobs ilanlarında ise modacının yıllardır birlikte çalıştığı fotoğrafçı Juergen Teller’ın objektifinden bu benzerliğe çok zekice bir gönderme yapılmış. Vic neredeyse şirin olmuş, olacak... Bana ise kürdan vücuduyla, Cin Ali’den başkasını hatırlatamaz J

 

Cin Victoria Çantada                         Cin Victoria Ayakkabı Kutusunda

 

 

Güzelim stil ikonum Kirsten Dunst sonunda en sevdiğim markalardan birinin ilanlarına çıkacak: Miu Miu. Laetitia Casta, Lindsay Lohan, Selma Blair, yakın arkadaşı ve eski sevgilisinin ablası Maggie Gyllenhaal’dan sonra Kirsten için geç bile kalındı diye düşünüyorum. Bu kampanyanın fotoğrafları geçen sene olduğu gibi ünlü ikili Mert Alaş ve Marcus Piggott tarafından geçtiğimiz hafta LA’de çekildi. Yani bunlar fırından yeni çıktııııı. Yalnız anlamadığım şey neden Miu Miu ilanlarındaki kadınlar sürekli yerlerin tozunu alıyor???

 

Kirsten daha çok cam ve halı temizliğine meraklıyken Laetitia pervazların tozunu almaya meraklıydı.

 

Lindsay Lohan ise daha çok mobilyalarla bozmuştu. .

 

Pepe Jeans’de Sienna Miller’dan sonra Kanadalı manken Daria Werbowy’i görüyoruz...yanında Demi Moore’un çıtırı aktör Ashton Kutcher’la birlikte!! David Sims’in objektifinden çıkan bu kampanya Pepe Jeans kampanyasının Londra ayağında kullanılacak. Bohem-disko bir sezonu yansıtmaya çalışacakları söyleniyor.

 

Ama benim merakla beklediğim iki marka var: Chanel No.5’in yeni filminde hangi ünlü oynayacak? Agent Provocateur’de bayrağı kim alacak?

 

Aslına bakarsanız bu bayrak yarışının kriterleri de biraz karışmış durumda. Hani reklamcı ya da markanın sahibi olarak baktığınızda markanızla özdeşleşen birini arıyor olmanız lazım gibi duruyor. Marka değerlerinizi veya imajını yansıtan, kendinde barındıran, illa o sıralar “in” bir ünlü bulmak lazım sanki değil mi?

 

Artık değil. Dedim ya bu işin kriterleri de kendini şaşırdı. Hatırlarsanız taaa 2003 yılında gazetelerin 3. sayfalarına layık bir haber patlamıştı: “Winona Ryder, Marc Jacobs mağazasında hırsızlık yaparken yakalandı.” Tam tüm medya Ryder’ı yerin dibine çekmeye ve Kleptomani için terapi merkezlerine kapatmaya çalışırken beyaz atlı prensi Marc Jacobs geldi ve yeni reklam kampanyasının yüzü olmasını istedi. Dolayısıyla, Winona bu işi ünü veya yaptığı işler nedeniyle almadı, hırsızlık yaptığı için aldı. (O günden beri hayatımı ve yaptığım işi gözden geçiriyorum.)  Çekimlerde Winona’nın hırsızlık olayına göndermeler vardı. Yakalanma anını resmetmeyi hedeflediler. Bir markaya, rezil olma pahasına aşık olmak nasıl bir şeydir göstermeyi başardılar.

2008 İlkbahar/yaz sezonunda ise başka bir rezillik bir ortaklığın kapılarını açtı. Ünlü annesi sahte Chanel giyen 15 yaşındaki bir kız çocuğunun bu olay sayesinde önümüzdeki sezon Chanel kampanyasının yüzü olacağına dair bir dedikodu dolaşıyor. Kızın kendi blog’unun yalancısıyız. Bu kız çocuğu Frances Bean Cobain yani Courtney Love ve “merhum” Kurt Cobain’in kızı. Bundan bir kaç ay önce bir davete asistanının aldığı iddia edilen sahte bir Chanel Haute Couture elbiseyle katılan Courtney Love, Karl Lagerfeld’in gönlünü nasıl alacağını şaşırmıştı. Bugünlerdeyse Chanel’den başka bir şey giymiyor, Lagerfeld’in koluna girdi, çıkmıyor. Hatta “sahte Chanel giyeceğime çıplak gezerim daha iyi” diyecek kadar ileri gitti. Courtney Love kiiiiiiim, Chanel kim? Bundan bir kaç ay önce Courtney Love, Chanel defilelerinde ön sıralarındaki yerini alacak, kızı da markanın yüzü olacak denilse inanır mıydınız? Ben aşağıda solda yer alan resmi gördükten sonra mantıklı bile olduğunu düşünmeye başladım.

 

Markalar ünlüleri kullanarak milyonlar harcarken yararı var mı yok mu karar vermeye çalışadursun, biz onları takip etmekten çok memnunuz. Bu film ve ilanların bizi götürdüğü “La La Land” yani Rüyalar Ülkesi’nde dolaşmaktan gayet mutlu ve mesuduz. Ama biz de istemez miydik çalalım çırpalım, sahtesini takalım, bir de gelsinler üstüne milyonlar verip orijinallerini giydirsinler. Ah, adaletin bu mu dünya!

 

http://www.nyc2ist.com/content/view/459/97/

« Önceki ::
Online Surveys & Market Research