&answerIte< FORBES yazilarim/FORBES articles - Fashion Out, Style In - Blogcu





O bedende kaç kişisiniz?

Yönetici, baba, oğul, erkek, arkadaş, büyükbaba, golfçü, binici, yelkenci, avcı, borsacı, eş, ağabey, kardeş, şair, romantik, üzülünce ağlamayan, ağlayabildiğinde sevinen adam, sinirlenince bağırmaktan beter eden patron, aile reisi, aşiret reisi, dernek başkanı, çevre gönüllüsü, işadamı, sanayici, kendi teknesinin kaptanı, sadece sevdiği kadının şoförü, makam arabası olan ama adası olmayan, yazlığında kendi mangalını kendi yakan CEO, kulübün en saygıdeğer üyesi, yasak sevgili, gururlu olduğunda çekilmeyen adam, gizemli, yatakta maharetli, mutfakta usta ama göstermeye herkesi layık bulmayan aşık…O bedenin içinde kaç kişisiniz? Listeye şöyle bir göz gezdirince kaçı var içinizde? Daha kaç tane ekleyebilirsiniz?

Haftasonları hangisini ağırlıyorsunuz içinde? Ya tatillerde? Eğer yapabiliyorsanız tabii. Haftaiçi içinizde barındırmaktan yorulduğun sinirlenince bağırmaktan beter eden patron yöneticiyi saat kaç itibariyle terk edip varsa çocuklarının babası, yoksa eşinin, sevgilinin aşığı rolüne bürünebiliyorsunuz? Ya da yalnızsınız ve işten sonra arkadaşlarla bir içki yerine tekneyle boğazın sularına karışmak istiyorsunuz. Kışın haftasonunu zor edip Cuma sona ermeden her zamanki kayak merkezine koşar ayak giderek herkesin gözü üstünde olan, tavlamaya çalıştıkları yakışıklı oluyor musunuz? Haftaiçi vatana, millete ve kendine hayırlı ihracatçı sanayici rekorlarını kırarken akşam eve vardığında egonuzu bir kenara bırakıp kendi mangalını kendi yakan CEO olabiliyor musunuz?

İçinizde bu rollere bürünmeyi başarsanız da başaramasanız da denediğinizi biliyorsunuz. Hepimiz içimizde farklı roller barındırsak da temelde aynı hayatı yaşıyoruz. Bir jonglör ustalığıyla birden fazla rolü gününe, saatine, ayına, yılına bağlı olmak üzere kotarmaya çalışıyoruz. Siz kızınızı bir Pazar sabahı binicilik kursuna yazdırırken, ben annemin doğumgünü pastasını organize eden vefakar kız çocuk oluyorum, hemen ertesi gün siz pelesenk ofis masanın başında patron rolünü hakkıyla oynarken, aynı saatlerde ben haftanın ilk maillerini kontrol edip bir iş yemeğine çıkacağım.

Haftanın ilk iş yemeğine çıkarken muhtemelen üstümde yeşil renkte geometrik kesimli Marni elbisem olacak. Sizlere patronluk rolünü oynarken tavsiyemse daha genç ve dinamik bir patron görüntüsü yaratan, siyah ya da lacivertin zorlama ciddiliğinden uzak, kahverenginin çekimserliğinden eser taşımayan parlak gri bir takım. Geniş omuzlu, dar paçalı. İçine griden açık renkte bir gömlek. Daha koyu değil, hele siyah hiç değil. Bunu ancak gerçek Akdeniz kanı taşıyan, esmer tenli, yapılı İtalyan erkekleri taşıyabilir. Onların üstünde güzel duran her kombinasyondan uzak durmakta fayda var çünkü onların dışında her erkeğin üstünde yeni “para”lanmış gibi duruyor.

Bu sonbahar/kış sezonunda hayatınızdaki tüm roller için ihtiyacınız olan kostümleri bulabilirsiniz. Valentino, Ermenegildo Zegna, Gucci, Emporio Armani’deki çizgili kumaşlar ve kruvaze ceketlerle patronculuk oynayabilir, Dolce&Gabbana’daki deri ceketler, kadife pantolonlarla haftasonu kaçamağına hazır sevgili oluverirsiniz. Kayak merkezindeki beyefendi olmak isteyenler için Emporio Armani sonbahar/kış sezonu defilesini kayak koleksiyonuyla açtı. İlk olarak 1995 yılında Giorgio Armani Neve adı altında başlattığı kayak koleksiyonu bu sezon daha genç bir hedef kitleye hitap eden Emporio altında EA7 adıyla görücüye çıktı. Sadece siyah ve beyaza yer verilen koleksiyonu sadece dağda değil, yolda bile giymek isteyebilirsiniz. Armani iş-oyun ayırmadan sofistike şıklığı temsil eden bir marka olduğunu böylece yinelemiş oluyor. 
Dolce&Gabbana'yla haftasonu kaçamağı
Versace'yle CEO partide
Armani'yle patronculuk
Dolce&Gabbana'yla çocuklarla parkta bir gün
Belki de baba rolü için bir kaç kıyafete ihtiyacınız var. Çocuklarıyla üstünü başını düşünmeden koşuşturmak isteyen baba rolü için giymek isteyeceğiniz kıyafetler planınıza göre değişir. Gün Atlı Spor’da geçecekse Ralph Lauren’den çıkma bir baba olmanız muhtemel.  Sporla tartışılmaz bir ilişkisi olan Ralph Lauren’in Polo Ralph Lauren markası 2006 yılından beri Wimbledon’ın resmi giyim markası  olmayı sürdürürken bu yıl da Pekin Olimpiyatları’nda Amerikan takımının tüm kıyafetlerini tasarlayan marka oldu. Tenis, golf, binicilik denince akla gelen ilk marka olan Ralph Lauren’in İstinye Park’taki ilk İstanbul mağazası Ekim sonunda açılana dek Harvey Nichols’ın içindeki köşesine tabiiyiz.

Gelelim tatillere, daha doğrusu artık onlardan yapmak mümkün olmadığı için gelelim uzun haftasonlarına. Teknede geçirilecek birkaç gün sözkonusuysa Tommy Hilfiger’ın önümüzdeki ilkbahar koleksiyonu sizi mutlu edecek. Geçtiğimiz hafta New York moda haftasında görücüye çıkan yeni koleksiyon son bir kaç sezondur Tommy Hilfiger’ın haute couture’e yaptığı yatırımın en etkileyici örneklerini gözler önüne serdi.  Öyle şık bir koleksiyon ki sanırım tekneden çok marinada giymeyi tercih edeceksiniz. Ben önümüzdeki ilkbahara kadar bekleyemem diyorsanız Gucci’nin Cruise koleksiyonları istemediğiniz kadar alternatif sunuyor. Güzel lacivert bir bermuda üstüne kırmızı-beyaz çizgili trikonuzla bu rolün de altından rahatça kalkarsınız.

Buraya kadar okuduysanız artık kendi başına kaldığınızda ne giyeceğinizi merak ediyor olmalısınız. Belki gözünüzün önüne gelen resimde manzaraya karşı Chestnut berjere oturup ayaklarınızı uzattığınızda elinizde Remy Martin ya da sadece sıcak bir bardak süt, Armani Exchange jean’iniz ve beyaz tişörtünüzü giymek var. Belki de aynı Chestnut’a koton pijamaların üstüne eşinizin son doğumgününüzde aldığı röpdöşambırı giyerek uzanmak ve elinize de koyu bir Lavazzo almanın hayalini  kuruyorsuuz. O halde bile bürünmek istediğiniz bir karakter var. Şöyle bir geri çekilip baktığınızda üstünüze geçirebileceğiniz kıyafetlerle o an istediğiniz rolü oynamanın mümkün olduğunu görebilirsiniz. İşinin başındaki CEO’yu eve taşımak istediğinde marka jean ve konyak, iyi aile babası olmak zorunda hissettiğinizde röpdöşambır. Ne işi eve taşımak istersiniz ne de o an istemediğiniz bir rolü oynamak. Yani o gözünüzün önüne gelen resim hâlâ kendi haliniz değil. Kendiniz olduğunuz – ve uyanık olduğunuz – tek zaman var: sabah aldığınız duş. Hiçbir şey düşünmeye fırsat vermeyen, düşünmek zorunda olmadığınız, sadece üstünüzdeki kirden arındığınız, rüyadan ayıldığınız, dünün rolleriyle önünüzdeki günün rolleri arasındaki tampon bölge. Eş yok, çocuk yok, anne, baba yok, çalışan yok, kaptancılık oynamak yok, erkeklik yapmak yok, dost yok, düşman yok. Sadece siz varsınız, başınızı yıkıyorsunuz o kadar. Peki üstünüzde ne var?

Babasının Kızı

Bir kız çocuğu yetişkin olup da dolabını açıp baktığında annesinin eski kıyafetleriyle dolu bir dolaba bakıyor olmayı düşler. Günümüzde temini mümkün olmayan ince bir işçilikle elde dikilmiş ipek elbiseler, zarif dantel eldivenler, tüllü şapkalar – tamam bunların anneannesinden kalmış olması daha muhtemel – yılan derisi portföy çantalar, fırfırlı bluzlar ve pek tabii annesinin gelinliği kendisine kalmasını düşlediği parçalardan sadece bir kaçıdır. Hatta kalması bile beklenmez, yaş 30’a varmadan anneden talep edilir. Hele vintage’ın nostaljik anlamını kaybedip maalesef trend olduğu şu günlerde hangi kız annesinin dolabında eskileri kalmıştır merak ediyorum. Gerçi oğlan annelerinin de dolapları benim gibi iyi gelinleri tarafından çoktan talan edilmiştir diye tahmin ediyorum.

Bugün kadın dergilerine dolaplarını açan stil sahibi kadınlar, aile büyüklerinden kalanlarla ikinci el dükkanı açıp bizleri ihya edenler, giyim tarzı vintage olanların koleksiyonlarının demirbaşlarını hep annesinin kıymetlileri oluşturuyor.

Ben de her kız çocuğu gibi annemin dolabını açıp büyüdüğümde giyeceğim kıyafetleri bir mağazaya gelmiş edasıyla seçerdim. Daha doğrusu seçmeye çalışırdım; ta ki hiçbirinin bana hitap etmediğini anlayana dek. Bana hitap edenler daha çok annemin dolabının yanındaki dolaptakilerdi…Babamın dolabındakiler.  Henüz bir yetişkin olmadan babamın 70’lere ait dar inen bol paça, fitilli kadife, siyah pantolonunu giymeye başladığımda 15 yaşındaydım. Biraz bol geliyordu ama onu da annemin babama Amerika’dan getirdiği, kocaman gümüş tokasında at üstünde bir kovboyun olduğu kemerle sıkarak giyiyordum.

Birkaç yıl sonra uzun hırkalar moda olduğunda babaannemin babama yıllar önce örmüş olduğu uzun hırka sırtımdan düşmez oldu. Yıllar öncesine ait olduğu için taşıdığı giyilmişlik hissi ve farklı modeli o zamanlar mağazalarda uzun hırka arayan arkadaşlarımın kıskançlıkla karışık bir hayranlık beslemelerine yol açmıştı. Soğuk bir sonbahar gecesi, Kadıköy’de sinema çıkışı üşüyen bir sokak çocuğu gördüğümde sırtımdan çıkartıp vermek istediğimde hırkanın şahit olduğu anılar ve babaannemin emeği beni durdurmuştu. O herhangi bir mağazadan para verilerek satın alınmış bir parça değildi. Sokak çocuğuna biraz para vererek, içim buruk ayrıldığımı hatırlıyorum.

İlerleyen yıllarda annemin kıyafetlerini hiç mi denemedim? Denedim tabii, özellikle de gelinliğini. Gelin görün ki hem annesi hem babası yapılı bir ürün olduğum için aynı oranda annemden daha uzun ve yapılı bir genç kadın olmuştum. Herhangi bir kıyafetine sığmam mümkün değildi. Ben de çantalarına saldırdım, bir ikisini kaptım da. Birkaç da fularını. Bu gerçek, beni üzdü mü peki? Hayır. Ne hayalkırıklığı ne bir şey. Benim aklımda hâlâ yan dolap vardı. Sığmıyorsam sığmıyordum. Ben zaten öbür dolaptakilerle ilgileniyordum ve böylece yan dolaptan elime ilk gözüme kestirdiğim ve şu anda da dolabımın en favori parçası olan babamın damatlık gömleği oldu.  Önceleri üstüme biraz büyük gelen bu gömleği bugün işe ya da gece çıkarken büyük keyifle giyiyorum. Tabii her seferinde eşimin farklı kol düğmeleriyle eşleştirerek. Sanıyorum bu eşleme de en az bir kızın annesinin gelinliğini giymesi kadar anlam barındırıyor içinde ve ben her ikisini de üstümde taşıyor olmaktan mutluluk duyuyorum ve asla kendime kol düğmesi almıyorum.

Bugün arkama dönüp baktığımda nasıl olup da herkes gibi annemin değil de, babamın stil ikonum haline geldiğini görmeye çalıştığımda babamın gençlik fotoğraflarına bakmam yetiyor. Herkesin rengarenk giyindiği, bol gömlekler, bol pantolonlar içinde olduğu yıllarda dar siyah pantolonları, baş harflerinin işlendiği dar siyah kazakları, siyah ayakkabıları ve kıvırcık siyah saçlarıyla Beatles’ın 5. üyesi adeta. Sadece siyah giymesi, kimse gibi görünmeye çalışmayan bir trendsetter olması ve bunu bu kadar iyi taşıması başkalarının bu tarzın yanından geçmeye yeltenmesini bile engellemişti.

Beni tanıyanlar bilir sadelikten ve tek renklilikten çok uzak bir tarzım vardır. Babama çektiğim noktaysa bu tarzın yanına kimseyi yaklaştırmayışım ve farklı olmaktan zerre çekinmeyişimdir, ha bir de kışın siyah ve gri aşkım. Ancak işi sadece tarza indirgeyecek olursak en sık tercih ettiğim ve sanırım bana en çok yakışan maskülen feminenliğe büründüğüm günlerin de mimarı babamdır. İşe giderken bol bir eteğin üstüne bir gömlek ve babamın kravatını pekala takabilirim. Herhangi bir kıyafeti, elbise olsun, pantolon olsun babamın eski bir yeleğiyle kombinleyebilirim.

Tüm bu anlattıklarımdan sonra birkaç sezondur defilelerde hayranlıkla izlediğim maskülen feminenliği yansıtan koleksiyonların kendime en yakın bulduklarım olduğunu söylesem sanırım sizi çok şaşırtmam. Bu sonbahar/kış sezonunda da Hermes’ten, Dolce & Gabbana’ya, Yves Saint Laurent’den, Givenchy’e kadın koleksiyonlarının erkek dünyasına ait parçaları büyük ustalıkla çekip çevirdiğini gördük. Yves Saint Laurent’in ölümünün ardından yaşarken bile ölümsüzleşmesini sağlayan Le Smoking’inin bu sezona yansıma fırsatı olmadı ama Yves’e bir saygı duruşu olarak önümüzdeki kışa yansımasını bekliyorum. Hem de tüm markaların koleksiyonlarına. Bu da demek oluyor ki maskülen feminenlik daha uzun bir süre bizimle birlikte olacak.



Maskülen feminenliğin mimarı olan Yves Saint Laurent’in hayatı boyunca dışlanmış bir gay olması ve onun bu akımı yaymasına en büyük desteği veren Lauren Bacall, Marlene Deitrich gibi aktrislerin hiçbir zaman resmen açıklanmış olmasa da lezbiyenlik dedikoduları  akımın “maskülenlik” boyutuyla ilgili bir ironi yaratsa da kadınları kısıtlayan etekle ilgili tutuculuğun yıkılmasını da ancak aykırı insanların başarabileceğini gözardı etmemeliyiz. Nitekim tüm kemikleşmiş tutuculukların önünde ancak aykırı olmayı göze alacak kadar güçlü insanların durabildiğini ve onlara her zaman müteşekkir kalacağımızı hepimiz biliyoruz.



Söz Le Smoking’e gelmişken anlatmadan geçemeyeceğim bir hikaye var. 1968’de, yani Çiçek Çocukları Dönemi’nin eşiğinde, Yves’in tasarımı olan ilk smokini giyerek Manhattan’daki La Cote Basque isimli restorana yemeğe giden New York sosyetesinden Nan Kempner kapı görevlisinin eski kafalı engeliyle karşılaştı. Bu restorana kadınlar pantolonla giremezdi. Kempner o an hiç düşünmeden tarih yazdı. Pantolonun fermuarını indirerek yere bıraktı. Üstünde kalan geniş omuzlu, kruvaze ceketi birdenbire bir mini elbiseye dönüşmüştü. Pantolonu olduğu yere bıraktı ve arkasına bakmadan restorana girdi. Artık öyle ya da böyle tüm dünya yeni kadını kabul etmek zorundaydı. Bundan böyle sadece filmlerde pantolon takımlarla boy gösteren film yıldızları gibi uzakta değillerdi.

Önümüzdeki sonbahar/kış sezonuna dönelim. Dolce & Gabbana’nın kuzu kürküyle maskülenliği kırılmış gri takımları, bol eteklerle çelişen deri pilot montları, fularlarla feminenleştirilmiş tüvitleri klasik ama klişeden uzak uygulamalar.




Klişeden uzak diye tanımlamanın bile yeterli olmayacağı tasarımlar ise Yves Saint Laurent podyumlarında yürüdü. Formları bozulmuş klasikler koleksiyonun belkemiğini oluşturdu. Pileli ama bilekte daralan kesimler binici pantolonuyla harem pantolonları arasında bir çizgideydi. Üstlerine giyilen keskin hatlı fraklar ise hareketli etekleriyle arkadan bakıldığında elbise olarak yutturulabilecek cinstendi.



Bottega Veneta’nın omuzları abartarak çalıştığı ceket takım bana biraz Vivienne Westwood tasarımlarını hatırlatsa da klasik pantolon cekete getirdiği yorumla  diğer koleksiyonların yanında yeni bir nefesti. Kabanlarındaki vurdumduymaz rahatlık ise fazla zorlamadan da maskülen feminen bir stile sahip olunabileceğini gösteriyordu. Sanırım bu sonbahar bu kıyafetin içinde gazete almaya bile çıkabilirim.



Ya Givenchy ve Roberto Cavalli’nin şairsel yorumlarına ne demeli. Kesimlerinde hiçbir feminenlik barındırmayan Cavalli, bu ayrıntıyı yaratma görevini kumaşlara bırakmıştı. Aynı Le Smoking’in içine giyilen fırfırlı transparan bluz gibi şeffaf, krem bluzlar, siyah dantel gömleklerle feminenliği yansıtmıştı. Givenchy’deyse ceket yakalarından çıkan fırfırlı boğazlar feminenlik diye bağırarak dışarı çıkmak ister gibiydi.




Kesinlikle klasik bir maskülen feminenlik istiyorum diyenlere ise her zamanki gibi Hermes ve Michael Kors diyeceğim. Öyle takımlara imza atmışlar ki gidip satın almanıza gerek yok, herkes babasının dolabını açıp içinde elini sallasa benzer bir takıma denk gelecektir.

Bu sezonun kadın koleksiyonlarına bakarsak önümüzdeki sonbahar babasının kızı olmak benim için hiç de zor olmayacak. Gün gelir de moda dünyası maskülen feminenlikten sıkılırsa benim için hava hoş. Her zaman babamın dolabı var.

Erkek Adamın Dönüşü

Son bir kaç sezona bakıyorum da tasarımların ortak noktası “zamansız” olmak. Belli bir zamana ait olmak gibi bir durum yok artık. Aksine tasarıma ait olan duygular var, karakterler var. Artık sadece giyinmek için ya da sadece beğendiğimiz için giymiyoruz sırtımızdaki ceketi. İçimizde olan ya da olmasını istediğimiz karakterleri ortaya çıkartmak için giyiniyoruz. Tasarımcılar da buna göre tasarlıyorlar.

2008 Sonbahar/Kış sezonu da bunu çok güzel yansıtıyor. Moda haftalarına geri dönüp bakacak olursak o podyumların üstünde tüm bu karakterleri yakalamak mümkün; ne Charlie Chaplin’ler, James Bond’lar, Cinderella Man’ler ve John Lennon’lar gördük.

Charlie Chaplin’e gönderme yapan öyle çok marka oldu ki. Bottega Veneta melon şapkaları, bol pantolonları ve kruvaze ceketleriyle bunların en başta geleni oldu. 

Charlie Chaplin’in modern versiyonlarına ise Lanvin’de rastlamak mümkündü. Pantolonları daraltarak biraz İngiliz Punk havasında tam Lanvin’lik bir Charlie yaratılmıştı.

Bol pantolonlara ve kruvaze ceketlere hemen her defilede rastlamak mümkündü ama bu ikiliyi salaş görünmekten kurtaran en önemli ayrıntı keskin ve net omuzlardı. 

Aslına bakarsanız bu güçlü omuzlar hemen hemen her defilede kahramanlar yarattılar. Emporio Armani, Dolce&Gabbana, Versace defilelerinde ön sıralarda oturan kadınların yüreğini hoplatan James Bondlar’ın yaratılmasında başrol oynadılar. Bu defilelerde mükemmel kesimlerle mükemmel vücutlar yaratılabileceğine tanık olduk. Böylece yıllardır başımızdan eksik olmayan metroseksüelliğin sonunun geldiği ve maskülenliğin dönüş yaptığının ilk sinyallerini almış olduk.

Başka bir eğilim de Punk Rock. 60’lardaki John Lennon’ı alıp – dilerseniz Paul McCartney de olur – biraz Pete Doherty’nin – Kate Moss’un vurdumduymaz eski aşkı – tarzıyla karıştırırsanız ve bu tarzı kendinize yakın buluyorsanız Costume National ve Lanvin’de aradığınızı bulabilirsiniz. Özellikle de o hiç büyümek istemeyen, yaramazlıklarına farklı bir boyutta devam etmek isteyen adamlardansanız.

“Böyle karakterle falan işim yok benim, bana tek bir aksesuar söyle sadece onunla bu sezonun en havalı adamı ben olayım” derseniz size diyecek tek değil iki sözüm var: fular ve şapka.
Bu sezon sokağa takım elbiseyle çıkarken bile bir kasket takın derim. Örneklerinin en havalılarını Dolce&Gabbana ve Lanvin’de gördük. Bir de fular dediysek robdöşambr-fular ikilisinden bahsetmiyoruz, bunu unutmamak lazım. Boynunuza geniş bir atkı sarın hatta bir şalı atkı olarak kullanın. Emporio Armani’nin, Dolce&Gabbana’nın koleksiyonlarına en gösterişlilerini bulmak için göz atın. Ya da ben şair ruhlu adamım diyorsanız Gucci podyumlarında görülen göz alıcı, şal desenli, ipek fularlardan edinin – ama dikkat edin hayatınızdaki kadın göz koymasın.

Geçmiş sezonda olduğu gibi bu sezon da favori aksesuarlarımdan yelek stilinizi farklılaştırmanız için çok kilit bir parça olacak. Emporio Armani, Bottega Veneta, Costume National, Dolce&Gabbana ziyaret etmeniz gereken markalar.

2008 Sonbahar/Kış moda haftalarındaki en belirgin karakterlerden biri de Howard Hughes idi. Las Vegas’ın Elvis’ten sonra başına gelen en güzel şey. ABD’li iş adamı, havacı, film yönetmeni, film yapımcısı ve pek tabii ki bir çok Hollywood kadınının hayatına girmiş playboy. Podyumlarda onun her halini görmek mümkündü ama en etkileyici olanı havacı kimliğiyle ilham verdiği tasarımlardı. Eskiden savaşlarda Amerikan bombardıman uçaklarını kullanan pilotların giydiği deri ceketler bu karakteri yaratmak için neredeyse bütün tasarımcıların kullandığı parça oldu. Maskülenliğin geri döndüğüne dair sinyallerden de böylece emin olduk.

Önümüzdeki Sonbahar/Kış sezonunun renklerine geçmeden önce mutlaka bahsetmem gereken bir trend daha var: Mavi yakalı şehirliler. Tulumlar, bol pantolonlar, büyük montlar, başka bir deyişle işçi sınıfının rahat hareket etmek adına giydiklerinden esinlenmiş tasarımlar. Hatta Emporio Armani moda haftasında defilesinin açılışındaki kayak kıyafetlerinde bile bu havaya yer verdi. Bu görüntüyü en iyi tamamlayan aksesuar ise seyahat çantalarını andıran büyük çantalar oldu. Tüm alet edavatlar bu çantalarda taşınıyor misali. Calvin Klein’ın teknoloji mucizesi yeni kumaşlardan hazırladığı tasarımlar bile bu görüntüye hayat vermek için kullanıldı. İşte bu trend erkek adamların sonunda şehre indiğini kesinleştiren son noktayı koyuyor.

Sonbahar/Kış 2008 sezonunda erkek modasını olduğu kadar kadın modasını da etkileyen ortak bir trend ise tekrenklilik. Baştan aşağı sezon renklerine bürünmekten bahsediyoruz. O renkler siyah, morun her tonu, bordo ve sonbaharda kuruyan ağaç yapraklarının aldığı tüm renkler.

Yeni sezonun son olarak kumaşlarına ve dokularına baktığımızda ekose başrolde. Onunla birlikte jarse, kadife ama özellikle fitilli kadife, çizgili kumaşlar, tüvit ve kalın yünlüler var. Küresel ısınmanın gündemden düşmediği son bir kaç sezon yaşamışken modacıların kalın trikolara neden yer verdiğini anlamak pek mümkün değil. Acaba paltoları mı safdışı bırakmaya çalışıyorlar diye düşünmeden edemeyeceğim.

Chaplin, Bond, Hughes, McCartney ya da sadece kendiniz. Moda haftalarında tüm gördüklerimizden sonra ister siyah giyin, ister mor, ister tüvit ya da sadece bir şapka ya da yelekle trendleri takip eden bir adam olduğunuzu gösterin ama mutlaka erkek adam gibi giyinin. Trend olduğu için değil adam gibi adam olduğunuz için.

Online Surveys & Market Research